Tarımda bu haftanın en önemli gelişmelerinden biri Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın 2025 yılı Nisan ayında 4. Tarım ve Orman Şurası’nı gerçekleştirmeyi planladıklarını duyurmasıydı.
TARIM POLİTİKALARI ÜZERİNE: ŞURALAR, KARARLAR VE GERÇEKLER
Türkiye’de daha önce 1997, 2004 ve 2019 yıllarında tarım şuraları düzenlenmişti.
Bakan, 4. Tarım Şurası’nın, sektörün gelecekte karşılaşacağı zorluklar ve fırsatlar üzerine kapsamlı tartışmalar yaparak yeni stratejiler geliştirilmesine olanak sağlayacağını ifade etti.
Güzel, güzel de…
Geçmişteki tarım şuralarında alınan kararların çoğunun raflarda tozlanması, Türkiye’deki tarım politikalarının sürdürülebilirliğini iyice tartışmalı hale getirdi.
Mesela, 2019’da yapılan benim de katılığım 3. Tarım Şurası’nda 60 maddelik bir eylem planı açıklandı; tarımı ayağa kaldıracak dev bir listeydi. Ama iş uygulamaya gelince birçok madde yarım yamalak hayata geçirildi.
Büyük reformlar mı? Onlar maalesef daha yeni hayata geçirildi.
Üreticilere daha fazla destek sağlanacaktı ama birçok çiftçi, hala verilen sözlerin tutulmadığını düşünüyor.
Özellikle küçük üreticiler, desteklerin daha çok büyük şirketlere yaradığına inanıyor ve bu durumdan şikayetçi.
Bir de şu üretimi artırma hedefleri var… Güzel düşünülmüş ama çiftçiler artan maliyetler ve pazar dengesizlikleri yüzünden bir türlü istedikleri seviyeye gelemiyorlar. İthalatı azaltıp yerli üretimi destekleyelim deniyor; fakat Türkiye hala bazı tarım ürünlerinde ithalatı istenilen seviyede düşüremiyor.
Yani o şuralarda alınan kararlar, bir türlü hedeflenen sonuçlara ulaşamıyor.
2025’te yapılacak 4. Tarım Şurası umarız bu kez, geçmişteki aksaklıklardan ders alınıp daha etkin ve uygulanabilir stratejiler geliştirilmesi, en önemlisi de bu kararların gerçekten hayata geçirilmesine vesile olur.
Umarız verilen sözler bu kez havada kalmaz.
TÜRKİYE’DE TARIMIN YOLU: IMF VE DÜNYA BANKASI’NIN ETKİLERİYLE DEĞİŞEN BİR SEKTÖR
İkinci gelişme ise Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimsek’in, ABD’deki temaslarının ilk gününde, Türkiye için büyük öneme sahip dört projeye yönelik Dünya Bankası ile finansman anlaşması imzalandığını açıklamasıydı.
Bakan Şimşek’in katılımıyla Dünya Bankası’yla yapılan anlaşmada enerji verimliliği, taşkın ve kuraklık risk yönetimi, yeşil geçiş ve deprem bölgesindeki sanayi sitelerinin yeniden imarı gibi stratejik alanları kapsayan dört önemli proje için uygun koşullu kredi sağlandığı duyuruldu.
Bu projelerle Türkiye’ye Dünya Bankasından yaklaşık 1,9 milyar dolar tutarında finansman sağlandı. Böylelikle bu yıl Dünya Bankasından sağlanan finansman tutarı 3,9 milyar dolara ulaştı.
Ama… Ben korktum… Neden?
Türkiye’de tarım sektörü, uzun yıllardır IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların yönlendirdiği ekonomik reformların etkisi altındaydı. Özellikle 1980’lerden itibaren başlayan yapısal uyum programları ve serbest piyasa politikaları sayesinde, devletin tarıma verdiği destekler kademeli olarak azaltıldı.
Peki sonuç? Küçük ve orta ölçekli tarım işletmeleri, koruma kalkanlarını kaybederek serbest piyasa rekabetine karşı savunmasız kaldı.
Bu süreçte, tarıma yönelik devlet teşviklerinin azalması ve tarımsal desteklerin geri çekilmesi, sektörü kendine yeten bir yapıdan uzaklaştırdı.
Türkiye, 1980’lerden sonra temel tarım ürünlerinde dışa bağımlı hale geldi ve yerli üreticiler uluslararası piyasada zorluklarla karşı karşıya kaldı. Kendi tarlasında ürettiğini, dışarıdan almak zorunda kalan bir ülke haline gelmeye başladık.
BEKLENTİLER VE GERÇEKLER: DÜNYA BANKASI VE IMF REFORMLARININ GETİRDİKLERİ VE GÖTÜRDÜKLERİ
2000’li yıllarda IMF ve Dünya Bankası’nın önerisiyle, tarım sektöründe farklı bir destek modeli olan Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulanmaya başlandı. Amaç, küçük üreticiyi korumaktı, fakat uygulamada tam tersi oldu.
DGD, aslında büyük üreticilerin işine yaradı ve küçük çiftçiler bu destekten pek fayda sağlayamadı. Üstelik bu yeni destek sistemi, verimliliği artırmakta da yetersiz kaldı. 2008’den sonra bütçeden tarıma ayrılan pay iyice küçüldü ve 2009’da DGD tamamen kaldırıldı.
Yani, köylü yine kendi başına bırakıldı.
ULUSLARARASI YARDIMLAR VE YABANCI “REÇETELER”
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde uygulanan bu yapısal reformların, çoğu zaman yerel gerçekliklerden uzak olduğu artık çok daha net görülüyor.
Dışarıdan gelen düşük faizli krediler ilk bakışta cazip gözükse de, kur dalgalanmaları ve kredi maliyetlerinin artması tarım sektörü üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Sonuç olarak, bağımsız tarım politikaları yerine dış yardımlara bağımlı hale gelmek, Türkiye’nin tarımda kendi kendine yetme hedefinden giderek uzaklaşmasına neden oldu.
Beklenen fayda bir türlü sağlanamadı, aksine, sorunlar katlanarak büyüdü.
NE YAPMALI? ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE STRATEJİK YAKLAŞIMLAR
Türkiye’de tarımın sürdürülebilir bir yapıya kavuşması için ulusal çıkarları göz önünde bulunduran, gerçekçi bir destek sistemine ihtiyaç olduğu çok açık.
Küçük ölçekli işletmelerin yoğun olduğu bir yapıda, yerli üretici uluslararası rekabetten korunmalı; eğitim ve modern teknolojiye erişimleri artırılmalı. Bu kapsamda, yerel uzmanların hazırlayacağı, Türkiye’nin koşullarına uygun reform programları, dışarıdan dayatılan reçetelerden çok daha sağlıklı sonuçlar verebilir.
Özetle, tarım politikalarında yapılan yanlışlar, en az kararsızlık kadar zarar verici. Bu nedenle, uluslararası kuruluşlardan alınan her destek öncesinde, sektör üzerindeki etkilerinin dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor. Kaynak israfı yaratacak, yeni sorunlara kapı açacak reformlar yerine, Türkiye’nin gerçeklerine uygun, köklü ve kalıcı çözümler üretilmeli.

