Yarım asrı devirmiş bir hayalden bahsediyoruz. Güneydoğu Anadolu Projesi, yani GAP.
Türkiye’nin en büyük bölgesel kalkınma projesi. Nehirleri haritalara yeniden çizen, barajlarla ufku dolduran, tarımı canlandıracak, bölgeyi ayağa kaldıracak denilen dev plan. Ama bugün elimizdeki raporlar gösteriyor ki; GAP, suyun aktığı her yere eşit umut taşıyamamış.
Enerji ayağında %92 tamamlanmış bir tablo var. Sulamada ise 1 milyon hektarın üçte ikisi, yani 680 bin hektar alan sulamaya açılmış. Ancak rakamların coşkusu, sosyal gerçeklikte karşılık bulamıyor. Tarımda ürün çeşitliliği sınırlı kalmış, tarıma dayalı sanayi gelişememiş.
Katma değer üretimi yerinde sayıyor. Bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişliğinde Gaziantep dışında elle tutulur bir ilerleme yok.
En çarpıcı tablo ise toprakta… Toprakların %60’ı sadece %12’lik bir kesimin elinde. Bu kadar büyük bir proje, bu kadar eşitsiz bir yapı üzerinde nasıl yükselebilir? GAP’ın, sadece sulamaya değil, adalete de ihtiyaç duyduğu ortada.
KALKINMA TARIMDA DEĞİL, HİZMET SEKTÖRÜNDE ARTIYOR
GAP Master Planı, sulama projeleri tamamlandığında ortaya çıkacak istihdamın üçte ikisinin tarımda olacağını öngörmüştü. Ama bugün hizmetler sektörü büyüyor, tarım ise potansiyelini gerçekleştiremiyor. Tarıma dayalı sanayi, özellikle küçük işletmeler daha çok desteklenmeden bu tablonun değişmesi zor.
Su Politikaları Derneği’nin yayımladığı son rapor ise sadece GAP’a değil, Türkiye’nin su yönetimine dair daha geniş bir uyarı niteliğinde. Diyorlar ki: “Soğuk Savaş’ın ekonomik dengelerine göre planlanan GAP, artık farklı bir çağda yeniden düşünülmeli.” Bölgedeki siyasi dinamikler, küresel iklim krizinin etkileri ve suya duyulan artan ihtiyaç, GAP’ı sadece bölgesel değil, stratejik bir projeye dönüştürüyor. Ama bu dönüşüm için politika da değişmek zorunda.
GÖLLER SUSUYOR, NEHİRLER SAKİN
Su, Marmara’nın kalbinde de çekiliyor. İznik Gölü’nde su seviyesi kritik seviyeye geriledi. Devlet Su İşleri, minimum işletme kotunun altına düşüldüğünü ve tarımsal sulamanın sınırlandırıldığını duyurdu. Büyük Menderes Havzası’nda benzer bir tablo Aydın’daki çiftçilere ulaştı: tarlaların yarısı susuz kalacak.
Adana’da Ziraat Mühendisleri Odası “Ciddi su sıkıntısı var, kimse nasıl çözüleceğini bilmiyor” diyor. Karaman ve Konya havzasında Göksu Nehri’nin suyu hâlâ ovaya indirilemedi. Silvan Barajı ise, 2 milyon 350 bin dekar araziyi suyla buluşturmak için bekliyor. Diyarbakır’dan Kahramanmaraş’a, Hatay’dan Ege’ye kadar su, her gün biraz daha kıymetli hale geliyor.
Ama bu sessiz kriz karşısında kimse yüksek sesle konuşmuyor.
Suyun da tarımın da kıymetini artık sadece afetlerle hatırlamamalıyız. GAP gibi diğer projeler de sadece dev bütçelerle değil, adaletli paylaşım, doğru yönetişim ve stratejik vizyonla anlam kazanır.
Suyun gölgesinde suskun kalmak yerine, güçlü ve sürdürülebilir politikalarla konuşmalıyız.
COĞRAFİ İŞARET SADECE TABELA DEĞİL, POLİTİKADIR
GAP’ın suyu, toprağı ne kadar stratejikse; Aydın’ın Memecik Zeytini de o kadar kıymetli. AB’den tescil alarak coğrafi işaretli ürün sayımızı 31’e çıkaran bu özel zeytin, aslında ne kadar büyük bir potansiyelin küçük bir göstergesi. Ama iş sadece tescille bitmiyor.
Türkiye, coğrafi işaretler konusunda büyük bir hazineye sahip ama bu hazineyi işleyecek sistem yok. Yöresel Ürünler ve Coğrafi İşaretler Araştırma Ağı, acı bir gerçeğe dikkat çekiyor: 30 yıldır ulusal bir politika oluşturulamadı. Gündemde çokça yer alan coğrafi işaretler konusu, çoğu zaman popülist bir ilgiyle sınırlı kalıyor. Törenler yapılıyor, pankartlar asılıyor ama ürünler üreticisine, ülkeye hak ettiği katma değeri kazandıramıyor.
Denetimsiz, karmaşık, sürdürülemez bir yapı içindeyiz. Ulusal bir strateji şart. Sertifikasyon sistemleri bağımsız olmalı, şehirlerarası çekişmeler yerine AB’nin kriterlerine uygunluk ön planda tutulmalı. Ve belki de en önemlisi: bu süreci yönetecek bir kurum artık kurulmalı. “Türkiye Coğrafi İşaretler Enstitüsü” yalnızca sektörün değil, kırsal kalkınmanın da lokomotifi olabilir.

