Bir yasa var masada. Önce zeytinlikleri hedef alıyor, ardından meraları, ormanları, sulak alanları madenciliğe açıyor.
- Gerekçe tanıdık: Enerji ihtiyacı.
- Söylem tanıdık: Ekonomik büyüme.
Ama esas olan şu: Bu bir kalkınma hamlesi değil, doğayla hukuk arasında sıkışmış bir güç gösterisi.
Saygın hukukçulara göre bu teklif sadece çevre hukukunu değil, anayasayı da zorluyor.
Çünkü yürürlükteki yasalar, zeytinliklerin üç kilometre çevresinde bile faaliyete izin vermezken; bu yeni düzenleme, zeytin ağaçlarını taşımayı bir çözüm gibi sunuyor. Oysa bilim insanları yıllardır uyarıyor: Zeytin ağacı sadece köküyle değil, belleğiyle yaşar.
Bir ağacı taşımak, o ağacın etrafında biriken toprağı, su döngüsünü, mikroorganizmaları, böcekleri, kuşları, insan emeğini taşıyabilir mi?
Bazı çevrelerde bu taşınmanın %97 başarıyla tamamlandığı iddia ediliyor. Ancak alanında yetkin bilim insanları, bu oranın yalnızca kontrollü ve çok sınırlı örneklerde geçerli olduğunu; yaygın ve ekonomik olarak uygulanabilir olmadığını defalarca dile getirdi.
Verim artışı söylemleri, aslında taşınan ağacın budanması sonrası kısa vadeli etkilerden ibaret. Uzun vadede bu ağaçların yeniden verim vermesi garanti değil, çünkü taşınan sadece ağaç değil, aynı zamanda kök sisteminden ayrılmış bir hayat parçası.
Öte yandan, yasa teklifine dair eleştiriler yalnızca bilim cephesinden gelmiyor. Hukukçular, bu teklifin çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerinde vatandaş için geçerli olan “sessizlik reddir” ilkesini maden şirketleri için “sessizlik onaydır”a çevirdiğini vurguluyor.
Yani halk itiraz ettiğinde duyulmayan, şirket başvurduğunda otomatik onay alan bir sistem kuruluyor. Bu bir çifte standart değilse nedir?
Toplumsal hafıza da bu sürece kayıtsız değil. Geçmişte benzer girişimlere karşı verilen mücadeleler ve kazanımlar, bugün yeniden sahnelenen bu senaryoya karşı da refleks geliştiriyor. Yasa ertelenmedi, sadece yetişmedi. Ancak kamuoyunun yükselen itirazı olmasa, çoktan kabul edilmiş olacaktı. Bu da gösteriyor ki, halkın sesi karar süreçlerine etki edebilir.
Bu hafta farklı meslek gruplarından, üretici birliklerinden ve sivil toplum yapılarından gelen açıklamalar dikkat çekiciydi. Ortak tema netti: Zeytin ağacına dokunmayın. Bu mesaj, sadece tarım ya da çevre hassasiyeti değil; bir yaşam biçiminin, bir kültürün, bir iklim politikasının savunusuydu.
Karşı cephede ise aynı ezberler tekrarlandı: Enerji bağımsızlığı, cari açık, istihdam, sınırlı alan falan… Oysa anlatılan hikâye eksik. Kömürle kapatılacağı söylenen cari açıkların, aslında hangi kalemlerden oluştuğu sorgulanmadan, çıkarılacak kömürün kalitesini (kalitesizliğini) söylemeden yapılan bu açıklamalar, halkı korkutma ve ikna etme çabasından başka bir şey değil.
İspanya ve Portekiz’deki elektrik kesintileri üzerinden yaratılan endişe, kamuoyunu manipüle etmeye yönelik bir başka yöntem olarak karşımızda duruyor.
Bu sırada zeytinlikler hakkında yapılan bilimsel açıklamalar, toprağın, ağacın, suyun, karbonun bir bütün olduğunu hatırlatıyor. Yani mesele sadece bir ağacın taşınıp taşınamayacağı değil; o ağacın parçası olduğu ekosistemin sürdürülebilirliği.
Zeytin ağaçları sessizdir, ama kökleri gürültülüdür. Tarihin, kültürün, toprağın ve emeğin dilinden konuşur. Onları taşımak değil, anlamak gerekir.
Yasa teklifleri değişebilir. Ama doğanın dengesi, kültürün hafızası ve toplumun vicdanı bir kez söküldü mü, yerine konması kolay olmaz.
Şimdilik yasa ertelendi deniyor, ama bu yalnızca bir nefes arası.
Aynı teklif, farklı bir ambalajla, belki ona bile gerek duyulmadan yarın yeniden karşımıza çıkacak.
O yüzden kökler yerinde dursun diye, bizler de yerimizde durmamalıyız.
Bazı kökler, yerinden sökülmez.

