Tarladan sofraya fahiş fiyat artışları engellenemiyor. Sorun belli, çözüm belli. Sonuç yok. Ne demiş İtalyan düşünür Makyavel “Bir sorun çözülemiyorsa, çözülmek istenmiyordur.”
Tüm kasabanın bildiği sır; tarımsal piyasaların üstünde hâkimiyet kurmaya çalışan çıkar grupları güçlü.
Biliyorsunuz, konu son günlerde limon fiyatlarındaki artış ile daha çok gündeme geldi ancak bu aşırı fiyat farkları ve artışlar her ürün ve çok uzun zamandan beri geçerli. Tarım ve Orman Bakanlığı ‘Yeterli üretim var’ diyor, pası Ticaret Bakanlığı’na atıyor. Topu önce göğsünde yumuşatan Ticaret Bakanlığı sonra stokçuluk, karaborsacılık ve tamahkârlık ileri üçlüsüne gönderiyor. Herkes masum, herkes görevini yapıyor ama golü de başta dar gelirlilerimiz olmak üzere hepimiz yiyoruz.
Bir ürünün üretiminden tüketimine kadar çok doğru bir şekilde takip edildiğini söyleyebilir misiniz? Adı aynı ürün 50 liraya da satılıyor, 250 liraya da. (Türkiye’de üretilen bir kilo sebze veya meyveye niye 50 lira 100 lira veriyoruz ayrı konu.) Ama ikisi aynı ürün değil, adı aynı sadece. Bölgesel markalaşma olmadığı için daha az kaliteli ürün, en kalitelisi ile aynı fiyata satılıyor.
Bir firmanın 10 bin tane marketi olmasına müsaade ederseniz, manav, pazar esnafı, bakkal ayakta kalabilir mi? Ayakta kalamadığı için fiyat dengeleyici unsur olabilir mi, rekabet edebilir mi? Bu 10 bin market, fiyatların arz- talep dengesine göre oluşturulmaya çalışıldığı halleri devre dışı bırakırsa istediği fiyatı etikete yazmaz mı? Yazar, yazıyor da.
Fiyat artışlarına çözüm olacak denilen yıllardır gündem olan hal yasası var. 12 yıl önce hal yasası çıkacak fiyatlar anında yüzde 25 düşecek denildi. Olmadı. Haller profesyonel şirketler tarafından yönetilecek denildi. Olmadı. Haller özelleştirilsin hatta komisyonculuk kaldırılsın denildi. Zaten olmazdı, olmadı. Ticaret Bakanlığının Raporunda ‘’Hal Kayıt Sistemine fire beyanı bile yapılmıyor’’ yazıyor. Buna rağmen dünyada örneği olmayan bir hal modeli kuruyoruz da denildi. Gıda enflasyonunda neredeyse dünyada örneği olmayan artış oranlarına sahibiz.
Alınan önlemleri hatırlatmaya devam edelim; Gıda ve Tarım Ürünleri İzleme Komitesi, Erken Uyarı Sistemi, marketlerle üreticiler arasında sözleşmeli üretim, tanzim satış, stokçuluğa 10 milyon lira caza, zincir marketlere kartelleşme cezaları, tarım kredi marketler, Alo 175…Say say bitmez… Hiç biri çözüm olmadı.
Umudumuz baz etkisiyle düşecek enflasyona kaldı. Dikkat, fiyatlar düşmeyecek, fiyat artış hızı biraz düşecek.
Aslında sadece bir veri bile sorunun büyük bölümünü çözmek için bize ipucu veriyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde ve diğer gelişmiş ülkelerde siyaset için kurulmamış gerçek üretici birliklerinin, tüketici hallerindeki satış oranı %90. Avrupa Birliği ortalaması %50, bizde yüzde 1.
ÇOK OLANIN DEĞERİ DÜŞER
4 gün önce Bingöl Balı ve Osmaniye yer fıstığı da Avrupa Birliğinden coğrafi işaret tescili aldı ve böylelikle tescilli ürün sayımız 23 oldu. Öncelikle hayırlı olsun. Sevinelim tabii ama şunları da bilelim: Ülkemizde coğrafi işaret sadece ‘’tescil’’ olarak algılanıyor. Ne kadar çok tescil o kadar çok başarı ve kamuoyunun gündemine gelme ihtimali olarak algılanıyor. Al tescili yap kendinin ve kurumunun reklamını…Olay bu çoğu zaman.
En çok tescilli coğrafi işarete sahip olan ülkeyiz. Avrupa ülkelerinde coğrafi işaretli ürün sayısı ülke bazında 200 ila 350 arasında değişiyor. Bizde 1500’ü geçmiş durumda. Avrupa ülkelerinin bir yılda tescillediği ürün ülke başına 2-3, bizde 300. Ne kadar güzel değil mi? Değil.
Bu kadar çok tescil verilmesi sistemin güvenilirliğini ve saygınlığını, ürünün ise itibarını düşürüyor diyor uzmanlar.
Baklavadan tarhanaya, zeytinyağından domatese, peynirden kayısıya 23 ürünümüz Avrupa Birliği’nden coğrafi işaret tescili aldı. Peki bu tescilleri kim aldı?
Tam bu noktada coğrafi işaretin temel amaçlarını kısaca hatırlamakta fayda var; Üreticiyi korumak, ürünlerin kayıt altına alınması ve haksız rekabete karşı korunması, fikri mülkiyet haklarının da güvence altına alınması… Sonuçta yaratılacak katma değerden en çok üreticinin yararlanması. Dönelim tekrar soruya… Bu tescilleri kim aldı? Ticaret odaları, ticaret borsaları, valilikler, kaymakamlıklar… Peki ya kooperatifler, üretici birlikleri… Yüzde 5 bile değil. Üreticiler yok… Zaten böyle bir sistem dünyada da yok.
Tescil süreci masraflı, kooperatiflerde, birliklerde para yok, bunu biliyoruz. Az önce saydığımız kurumlar ancak bu masrafı karşılayabiliyor kabul ama sonrası da bir garip. Tescil belgesi alınıyor, duvara asılıyor. İş bitiyor.
Coğrafi işaret tescili aldınız, ürünün tüm hakları sizin, tamam. Peki bu haklara karşı görevleriniz yok mu? Var tabii. Ürün gerektiği gibi üretiliyor mu, sahtesine karşı korunuyor mu, kalitesinin sürekliliği sağlanıyor mu, ilk üreticisi eğitiliyor mu, tanıtımı yapılıyor mu? Tüm bunlar tescil sahibi olarak sizin cevap vermeniz ve gereğini yapmanız gereken konular. Yasal olarak görevleri yapma zorunluluğunuz var mı? Yok. İster yaparsınız, ister yapmazsınız. İlgili yasalarda haklarınız var, görevleriniz yeterince yok, yaptırım da yok.
Sistem oturmayınca ister ulusal tescil alın, ister Avrupa Birliği’nden uluslararası tescil alın, ürün katma değer yaratmıyor. 6-7 sene oluyor sanırım. Malatya Kayısı tescil aldı. Fiyatı 3’te 1 düştü. Dünyada coğrafi tescil alan ürünlerin fiyatı artıyor. Hatta bazıları 2-3 kat artıyor. Bizde düşüyor.
Coğrafi işaretli ürün demek; yöresel ürünlerin markalaşması demek, kırsal kesimin kazanması, kırsal kalkınma demek…Gastronomi demek, turizm demek… Sürekli kaliteli üretim demek, dolayısıyla kooperatifçilik demek.
Hafife almayınız, Dünya 300 milyar dolarlık, Avrupa 100 milyar avroluk katma değer üretiyormuş bu ürünlerden.
Ülkemizin coğrafi işaretli ürün potansiyeli dünyada yok, ama bu süreci yönetecek, denetleyecek yapılanma da yok.

